; Evliya Kabirleri | Hüseyin Hilmi Işık kuddise sirruh

Hüseyin Hilmi Işık kuddise sirruh

  Hayatı   Fotoğraflar
Hüseyin Hilmi Işık kuddise sirruh

Hüseyin Hilmi Işık kuddise sirruh Hayatı

Din bilgilerinde derin alim ve tasavvuf marifetlerinde kamil ve mükemmil olan kerâmetler, harikalar sahibi, Seyyid Abdülhakim efendinin yetiştirdiği selahiyyetli bir din adamıdır.
1929 dan 1943 senesine kadar o büyük zatdan ders almış Arabi ve Farisi tercümeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmıştır.
Hüseyin Hilmi efendi, 1329 hicrî yılına rastlayan 1911 senesinde Mart ayının sekizinci günü, güzel bir bahâr sabâhı, İstanbul’da Eyyûb Sultânda Servi mahallesi, Vezîrtekke sokağı, Şifâ yokuşunda 1 numaralı evde tevellüt etti. Babası Sa’îd efendi ve dedesi İbrâhîm pehlivân, Plevnenin Lofca kasabası, Tepova köyünden olup ikisi de Eyüp Sultanda metfundur. Annesi Âişe hanım ve annesinin babası Hüseyin ağa da Lofca kasabasından idiler. Sa’îd efendi, doksan üç harbinde muhâcir olarak İstanbul’a gelmiş, Vezîr tekkesinde yerleşip evlenmişti. Harp ve muhâcirlik sıkıntıları sebebi ile hiçbir mektebe gidememiş, belediyede kantar memûru olmuş, kırk seneden fazla bu vazîfeyi yapmıştı. İstanbul un büyük câmilerinde, meşhûr hocaların derslerine aralıksız devâm ederek din bilgilerinde çok derinleşmişti. Vazîfesi îcâbı matematiğin dört işlemini zihin ile yapmakta o kadar mâhir olmuştu ki, görenler şaşardı.
Hüseyin Hilmi efendi beş yaşında, Eyyûb câmi’i ile Bostân iskelesi arasındaki Mihri Şâh Sultân ilk mektebine başladı. Burada iki senede Kur’ânı kerîmi hatm eyledi. Yedi yaşında, sultân Reşat hânın türbesine bitişik (Reşâdiyye nümûne mektebi)nde ilk tahsîlini yaparken, babası tatîl aylarında (Hakîm Kutbüddîn), (Kalenderhâne) ve (Ebüssü’ûd) din mekteplerine de gönderir, oğlunun iyi yetişmesi için çok gayret ederdi. Hüseyin Hilmi efendi, (1924) senesinde ilk mektebi birincilikle bitirdi. İlk okulda her dersten aldığı altın yaldızlı mükâfâtları büyük bir albümü doldurmaktadır. O sene Konya’dan İstanbul’a getirilmiş olan (Halıcıoğlu Askerî Lisesi) giriş imtihânlarını pekiyi olarak kazanıp, o sene orta kısmı ikinci sınıfa birincilikle geçti. Her sene takdîrler alarak (1929) da askerî liseyi birincilikle bitirip, askerî tıbbiye mektebine seçildi. Lisede iken geometri hocası, her dersi verince Hüseyin Hilmi efendiye tekrâr ettirirdi. Arkadaşları sen anlatınca dahâ iyi anlıyoruz derlerdi. Lise ikinci sınıfta (bir dik açının düşeyinin de dik olması için bir kenârının, düzleme paralel olması lâzım ve kâfîdir.) teorisini ispat ederken, durakladı. Hocası yüzbaşı Fuat bey hâtırlatmak isteyince, (Efendim! Burasına aklım ermiyor. Dediğinizi anlıyorum. Fakat, iki ispatlama birbiri yerine oluyor,) demişti. Fuat bey, sınıfın ikincisine soruyor. O da, rakibinin bu hâline sevinerek, (Hayır efendim. Hilmi efendi yanılıyor. Kitâp da, sizin anlattığınız gibi yazıyor,) diyor. Hilmi efendi bunu anlayamadığında ısrâr edince, Fuat bey onu yerine oturtuyor ve (Hilmi efendi! İnsanlık hâli bu. Belki bugün çok çalışarak kafan yorulmuş. Belki de başka üzüntün vardır. Başka zamân iyi anlarsın. Üzülme,) diyor. Gece oluyor. Herkes uykuda. Nöbetçi, Hilmi efendiyi uyandırıyor.
(Kalk! Geometri hocası, öğretmenler odasında seni istiyor,) diyor. Kalkıp giyiniyor. Gece yarısı, şaşkın şaşkın odaya gidiyorlar. Fuat bey: (Yavrum Hilmi efendi! Evime gidince düşündüm.
Hilmi efendi her yeni verilen dersi bülbül gibi tekrâr eder. En çetin matematik problemlerini çözer. Onun bugün iki ayrı geometri davâsının birbirine ters düştüğünü söylemesi boşuna olmasa gerektir dedim. Çok inceledim. Anladım ki, Hilmi efendi haklı imiş.
Fransız profesörü Hadamar yanlış yazmış. İzmir lisesi geometri muallimi Ahmed Nazmi bey de, bunu tercüme ederken farkına varamamış. Ben ise senelerce, bunu yanlış anlatmışım. Oğlum sen haklısın. Seni tebrîk ederim.
Senin gibi talebem olduğu için iftihâr ediyorum. Senin râhat uyuman, sevinmen için, yarını bekleyemedim, geldim.) dedi. Hilmi efendinin alnından öptü ve gitti. Hilmi efendi askerî lisenin her sınıfında oruçlarını tuttu. Her namâzını kıldı. Son sınıfta iken namâz kılan yalnız o kalmıştı. İslâm düşmanlarına aldanmış, belki de satılmış olan birkaç kimse, fen bilgisi diyerek, yalanlarla, iftirâlarla dinsizliği, ecdat düşmanlığını aşılıyorlardı. Geoloji hocası Âdem Nezîhi, fizik hocası Sabri, felsefe hocası Cemil Senâ ve târîh hocası Bağdatlı binbaşı Gâlib beyler zararlı telkînlerinde pek aşırı gidiyorlardı. Sınıf arkadaşları arasında bu yüzden namâz kılan kalmamıştı. O, bu hocalarına aldanmadı. Onların derslerine dahâ çok çalışıyor, hepsinden tam numara ve takdîr alıyordu.
Lise son sınıfta iken, babası Sa’îd efendi vefât etti. Askerî lisenin talebeleri, hocaları ve subayları cenâzede bulundu. Eyyûb halkı cenâzede bulunanların çokluğuna şaşmıştı.
Hüseyin Hilmi efendi, Bâyezîd meydânında, Zeynep hânımın çok ziynetli olan konağındaki fen fakültesinde okurken pek üzüntülü idi. Bâyezîd Câmii’nde Cuma namâzı kılarken, yalnız bir saf cemâat oluyordu. Onlar da yaşlı idiler. Birkaç sene sonra Müslümân kalmayacak diyerek hem üzülüyor, hem de bunun sebebini araştırıyordu. Bir türlü anlayamıyordu. Yeis ve ümîtsizlik içinde idi. Mektepte de dertleşecek, fâidelenecek kimse bulamıyordu.
Bir gün dersten çıkmış, öğle namâzını kılmak için Bâyezîd Câmii’ne girmişti. Namâzını kıldıktan sonra kitâpçılar tarafında birinin vaaz verdiğini gördü. Yanına gitti. Oturup dinledi. Bir hoca, elindeki ince ve ufak bir kitaba bakarak, îmânın altı şartını anlatıyordu. Hep bildiği şeylerdi. Fakat kalkıp başka yere otursaydı, dersi beğenmedi de gitti zan ederek hoca üzülür düşüncesi ile yerinden kalkmadı. Zâten dinleyen de, üçbeş ihtiyârdı. Hoca dersi çabuk bitirdi. Önündeki bir formalık ince kitâpları göstererek, (Bunlar herkese lâzımdır. Satıyorum alınız!) dedi. Hocanın çok fakîr olduğu hâlinden anlaşılıyordu. Kitâp alan kimse olmadı. Hilmi efendi, hocaya acıdı. Bir tâne alıp, bir gence hediye ederim düşüncesi ile (Kaç kuruş?) dedi. Yirmi beş kuruş deyince, almadı. Hem yirmi beş kuruşu yoktu. Hem de, küçük kitabın değeri iki kuruş kadardı. Çünkü, para kıymetli idi. İmâm maâşı on yedi lira, teğmen aylığı altmış bir lira idi. Kitabın en çok beş kuruştan fazla olmasını din adamına yakıştıramadı. (Allah rızâsı için parasız verilir. Haydi nafaka için beş kuruş olsun) diye düşünerek, bu hocayı beğenmedi. Kalkıp, karşı tarafa doğru yürüdü.
Bâyezîd meydânı tarafındaki parmaklık içi ve dışı çok kalabalıktı. Bir ihtiyâr, içerde oturmuş kitaptan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup, dinledi.
(Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?) anlatıyordu. Hiç bilmediği, çok merâk ettiği şeylerdi. Fakat câmi’ içinde ikindi namâzı kılınmağa başlandı.
Hoca da kitabı kapayıp, (Bu kitâp Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyem olsun) diyerek, arkasına uzattı. Kalkıp namâza başladı. Hüseyin Hilmi efendi, bu hocayı dinlerken, hep karşıdaki hocayı düşünüyor.
Allah adamı, din kitabını bedâva verir düşüncesini zihninde tekrârlıyordu. Bu hoca ise, kendisini görmemişti. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden anlamıştı? Kitabı alınca, caminin boş yerine koşup, namâzını kıldı.
Kitabın kapağında (Râbıtai şerîfe) ve altında (Abdülhakîm) yazılı idi. Yanındakine sorup, kitabı verenin Abdülhakîm efendi olduğunu, Cuma günleri, Eyyûb Câmii’nde vaaz verdiğini öğrendi.
Hemen Bâyezîd kulesine yakın (Bekr ağa bölüğü) denilen binâdaki yerine gitti. Cuma gününü bekledi. O zamân her yer Cuma günleri tatîl olurdu. Büyük câmide hocayı aradı. Göremedi. Sordu. O, başka câmide imâmdır. Orada namâzı kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler dediler. Dayanamadı. Dışarı çıktı. Onu, bir kitâpçı sergisinin yanında duruyor gördü. Arkasından yaklaştı. Sevgi ile hep hocaya baktı. Kitâpçı (Hoca ayakta dikilme! Şu iskemleye otur!) dedi. İskemlenin üstü kar ile örtülmüştü. Oraya oturacak iken, Hüseyin Hilmi efendi, şimşek gibi sıçrayıp, (Durun, oturmayın!) dedi ve mendili ile karları attı. Kaputunu çıkarıp, katlayıp üstüne koydu. (Buyurun, oturun!) dedi. Dönüp ona baktı. Mübârek yüzü heybetli, kara kaşları, kara gözleri, yuvarlak sakalı, çok güzel, pek sevimli idi. (Kaputunu al!) deyip, tahtaya oturdu. Hüseyin Hilmi efendi, buna üzüldü ise de, (Kaputu sırtıma ört!) dedi. Bu emrine sevindi. Cemâat câmiden çıkmağa başlayınca kalktı. Caminin yan tarafındaki küçük kısma girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup, rahle üstündeki kitabından anlatmağa başladı. Hüseyin Hilmi efendi, en önde karşısına oturmuş, dikkatle dinliyordu. Hiç işitmemiş olduğu, çok merâk ettiği din ve dünyâ bilgilerini zevk ile dinledi. Defîne bulmuş fakîr gibi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini Seyyid Abdülhakîm efendiden hiç ayırmıyor, onun sevimli, nûrlu yüzünü seyretmeğe, söylediği her biri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeğe dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ işlerini, mektebini her şeyi unutmuştu. Kalbinde tatlı tatlı bir şeyler dolaşıyor. Sanki, tatlı bir şeyle yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyin Hilmi efendiyi mest etmiş, (fenâ) denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen nimet, sanki bir oturuşta hâsıl olmuştu.
Ne yazık ki, bir sâat geçmiş, ders bitmişti. Bu bir sâat Hüseyin Hilmi efendiye bir an gibi olmuş, tatlı rüyadan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıda sıraya girmişti. Ayakkabılarının iplerini bağlarken, birisi yanına gelip ve eğilip, kulağına (Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!) dedi. Bu çok tatlı, tesîrli sözü söyleyen kimse Seyyid Abdülhakîm efendi idi.
O gece, Hüseyin Hilmi efendi rüyada (Bulutsuz, parlak mâvi bir semâ. Etrâfı, câmi’ kubbesindeki gibi parmaklıkla çevrilmiş, burada nûr yüzlü biri gidiyor. Başını kaldırıp bakınca, Seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu) gördü. Zevkle uyandı.
Birkaç gün sonra, rüyada, (Hazreti Ebû Eyyûbi Ensârî Hâlid bin Zeydin türbesinde sandukanın baş tarafına biri oturmuş. Yüzü ay gibi dalgalanıyor. Elini öpmek için kuyruk olmuşlar. Hüseyin Hilmi efendi de sıraya giriyor. Sırası gelip, elini öperken uyanıyor). Her Cuma evine gidiyor. O zamân Fatihte oturmaktadır. Bazen sabâh namâzından önce gelip, yatsıdan sonra zorla ayrılmakta, her şeyi unutup, yeniden görüyormuş gibi olmaktadır.
Yemekte, namâzda, istirahatta, bir yere gitmekte, Abdülhakîm efendi’den hiç ayrılmamaktadır. Hareketlerine dikkat ediyor. Hep onu dinliyor. Bir dakîkanın boş geçmemesi için çırpınıyordu. Tatîl günlerinde, boş kaldığı zamânlarda hep oraya gidiyor. Câmilerdeki vaazlarını hiç kaçırmıyordu. Önce Türkçe kitâplar, birkaç ay sonra Arabi Sarf ve Nahv okuttu.
Emsile, Avâmil, Simâ’î mastarlar, Emâlî kasîdesi, Mevlâ’nâ Hâlid dîvânı, (İsaguci) denilen mantık kitabı ezberletildi. Bir beyit, bir mısrâ veyâ Arabi bir cümle yazılıp, açıklanmayan bir gün olmamıştı. Yazılanların hepsi ezberlenirdi.
Seyyid Abdülhakîm efendinin Hüseyin Hilmi efendiye ilk verdiği vazîfe, imâmı Begavînin (Kazâkader) hakkındaki, birkaç satırının Arabî’den Türkçe’ye tercümesi oldu. Tercümeyi, gece evinde yazarak, ertesi gün hocasına götürünce, (Çok iyi, doğru tercüme etmişsin. Hoşuma gitti,) buyurmuştur. Hüseyin Hilmi Işığın bu ilk tercümesi, (Se’âdeti Ebediyye) kitabı, ikinci kısım dördüncü madde sonundadır.
Hüseyin Hilmi efendi, tıbbiye mektebinde ikinci sınıfa birincilikle geçti. Kemik vizesini vermiş, kadavra üzerinde çalışma zamânı gelmişti. O hafta Eyyûb Sultâna gidince, bahçede baş başa otururlarken, (Sen mektebinde ne okuyorsun?) dedi. Cevabını verdi. (Sen doktor olma. Eczacıya nakil et! Çok iyi olur!) buyurdu. (Ben sınıfın birincisiyim. Eczacıya geçmek için izin vermezler) dedi. (Sen istidâ ver. Allahü teâlâ inşâallah nasîp eder) dedi. Dilekçelerden, yazışmalardan sonra, Hüseyin Hilmi efendi eczacı ikinci sınıfına girdi. Sene ortası olmuş, dersler ilerlemişti. Birinci sınıftan da birkaç dersten imtihân olacağını bildirdiler. Birkaç ay içinde üçüncü sınıfa birincilikle geçti. Eczacı mektebini ve sonra Gülhâne hastahânesinde bir senelik stajını hep birincilikle bitirip, ilk önce, üsteğmen olarak askeri tıbbiye mektebinde müzâkereci tayîn edildi. Eczacı talebesi iken Abdülhakîm efendinin emri ile Pârisde çıkan (Le Matin) gazetesine abone olup, Fransızcasını ilerletti. Müzâkereci iken yine hocasının emri üzerine Kimyâ yüksek mühendisliğini okumağa başladı. Yüksek matematikçi Von Misesden, mekanik profesörü Pragerden, fizikçi Demberden, teknik kimyâyı Gossdan okudu. İstanbul Üniversitesinde Kimyâ profesörü Arndın yanında çalıştı. Takdîrlerini kazandı. Arndın yanında altı ay travay yapıp, (Phenylciyannitromethanmethyl esteri) cisminin sentezini yaptı ve formülünü tespit etti.
Dünyâda ilk olan bu başarılı travayı, Fen fakültesinin 1937 senesi ikinci kânun tarihli (Fen Fakültesi Mecmûasında) 139. sahifede ve Almanya’da çıkan (Zentral Blatt) kitabının 1937 târîh ve 2519 sayısında (Hüseyin Hilmi Işık) isminde yazılıdır. Hüseyin Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı kimyâ yüksek mühendisliği diplomasını aldı. O sene Türkiye’de ilk ve tek olarak kimyâ yüksek mühendisi olduğu günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı askerî kimyâ sınıfına geçirilerek, Ankara’da Mamak da zehirli gazlar kimyâgeri yapıldı.
Burada on bir sene kalıp, Auer fabrikaları genel direktörü Merzbacher ve kimyâ doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalıştı. Onlardan almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu. Başarılı hizmetler gördü.
Meselâ, ikinci cihân harbinde, İngilizler Polonya’ya yüz bin halk maskesi sattı. Maskeler Çanakkale Boğazından geçerken Almanlar Polonya’yı aldı. İngilizler maskeleri Türkiye’ye satmak istedi.
Yüzbaşı Hüseyin Hilmi Işık, bunları muâyene etti. Süzgeçlerin zehirli sisleri kaçırdığını anlayarak (kullanılamaz, işe yaramaz) raporunu verdi. Millî savunma bakanlığı ve İngiliz sefîri inanmadılar. Telâşa düştüler. İngilizlerin yaptığı şey nasıl bozuk olurmuş denildi. İspat etti. (Parçalanıp, yamalık olarak kullanılabilir) raporunu verdi. İngilizler böylece parayı alabildiler.
Teğmenlikten albaylığa kadar Türk Ordusunda zehirli gazlar mütehassıslığı ve Kimya Öğretmenliği yapmış, çok subay yetiştirmiştir.
Hüseyin Hilmi Işık, her fırsatta İstanbul’a gider. Bu ziyâretleri güçleşince mektup yazarak gönlünü ferâhlatırdı. Abdülhakîm efendi, mübârek el yazısı ile verdiği cevapların birinde, (azîz Hilmi! Mektûbunuzun delâlet ettiği âfiyetinize şükrânlarda bulundum. Sedâda Avâmil okutman pek hoşuma gitti. Demek ki şehirlerden uzak kalmanızın takdîri boş değildir. Her ikiniz de müstefit olursunuz... Size ve vâlide ve kardeşlerinize selâmlar ve duâlar ederim.
Arasıra mektup yazınız. Ahvâlinizi mufassalan yazınız! Teftişten sonraki ahvâlinizi serî’an bildiriniz!) yazılıdır. Başka bir mektûp da (Pek çok sevilen Hilmi ve Sedâd! Sevimli mektûbunuzu aldık. Senâ ve şükre bâis oldu. Avâmilin tercümesini güzel yapmış. Demek ki, anlamış. Hilmi istifâde eder. Sedâd istifâde eder. Avâmilin bir şerhi, bir de mu’rebi vardır. Bunları bir vâsıta ile gönderirim. Zâten nahv i’tibârîle kâfî olur. Sonra kimyâ mühendisi olduğunuz gibi, bir de sarf ve nahv mühendisi olursunuz. Diğer mühendisler çoğaldıkça kıymetten düşerler. Bu mühendislik haddi zâtında makbûl olduğu gibi, nâdir olmuş, azalmış ve bitmiş olduğundan çok makbûl olur. Demek orada bulunmanız, böyle devleti azîmeye nâil olmak için olmuş. Selâmlar ve duâlar ederiz). Başka bir mektûbunda, (Hilmi! Bu mektûbunuzdan çok memnûn ve mesrûr oldum. Hemen bu itikâdın kuvvetlenmesini arzû ederim. Haplar, Yani müshil hapları bana çok yarıyor. Kolay ise, bir miktâr dahâ yapınız ve gönderiniz!). Başka bir mektupta, (Aleykümselâm! Esnâi tilâveti Kur’ânda selâm sünnet değildir. Fakat selâm eden olur ise reddi vaciptir. Tilâvet esnâsında tilâveti keser. Selâmı ret eder, sonra okumağa başlar. Zîrâ tilâvet sünnettir. Reddi selâm vaciptir.
Vâcip, sünnet için terk ve tehîr olunmaz. Evvelce gördüğün ve anladığın gibi oku! Zîrâ bu haktan murat hürmet demektir. (Bihakkı Muhammed) “sallallahü aleyhi ve sellem” demek, bihürmeti Muhammed demektir. (Mevkûfât) sahibi zan etmiş ki, hak kelimesi bir hakkı şer’î veyâ hakkı aklîdir. Öyle murat olunur ise öyle olur. Minelkadîm bu duâ böyle okuna gelmiştir. Evet, Allahü teâlâ’ya hiçbir sûretle, hiçbir şey ne şer’an ve ne de aklen vâcip değildir. Burada haktan bu murat değildir. Belki mütercim yanlış anlamıştır. Azîzim! Senin hâlin gibi herkes bu dertle dertli, bu hastalık ile hastadır. Böyle olmaz ise, başka sûretle râhatsızlık olur. Âdetullah böyle cârî olmuştur. Arabi beyt:
Küllü men telkahu yeşkü dehrehu,
Yâ leyte şa’rî hâzihiddünyâ limen?
(Yani her kime rast gelirsen, hâlinden, zamânından şikâyet ediyor. Âh bilseydim, bu dünyâ kimin malıdır demektir. İyisi yine sensin!).
Başka bir mektupta (Hilmi, mektûbunuza müteşekkir oldum. Sıhhatınıza şükür ettim. Din ve dünyânıza en zîyâde yarayan ve dîni İslâmda misli telîf edilmiş olmayan (Mektûbât) kitabını okuyup bazısını anlamanın çok ziyâde bir fadl ve ihsân olduğunu bilmelisin!...). İstanbul’dan Mamak köyüne gönderilmiş olan bu mektuplar mübârek el yazısı ile olup (yâdigâr mektuplar) dosyasında saklanmaktadır.
Hüseyin Hilmi Işık, Mamak da iken, İmâmı Rabbânînin ve oğlu Muhammed Ma’sûmun üçer cilt mektûbâ tının Türkçe tercümelerini birkaç kere okuyarak anlamağa çalışmış, bu altı cilt kitaptan, harf sırası ile özet çıkarmıştır.
Üç bin sekiz yüz kırk altı madde halînde meydâna gelen bu özeti, İstanbul’a gelince Seyyid Abdülhakîm efendiye okumuştur. Hepsini, birkaç sâat dikkatle dinlemiş, çok beğenmiştir. Bu bir kitâp olmuş. İsmini (Kıymetsiz yazılar) koy buyurmuştur. Hüseyin Hilmi Işık’ın şaşaladığını görünce, (anlamadın mı? Bu yazılara kıymet biçilebilir mi?) demiştir.
Bunlar arasından, birinci ciltten alınmış olanları ayrılarak, [1968 de bastırılan] (Mektûbât tercümesi) sonunda harf sırası ile fihrist olarak bastırılmıştır. [(Kıymetsiz Yazılar) kitabı dahâ sonra sadeleştirilerek Hakîkat Kitâpevi tarafından bastırılmıştır.]
1940 senesinde, Hilmi Işık, (Efendim! Evlenmek niyetindeyim. Ne buyurursunuz?) demiş. (Kimi alacaksın?) buyurmuşlar. (Siz kimi tensîp ederseniz, onu) demiş. (Bu sözün kesin midir?) demişler. (Evet) deyince, (Sana Ziyâ beyin kerîmesi uygundur) demişler. Hilmi Işık, Ankara’ya dönmeden önce meraktan kurtulmasını isteyince, ertesi gün Ziyâ beyi çağırtıp, uzun konuştuktan sonra, söz alınır. Bir hafta sonra, İstanbul’a gelerek, mübârek elleri ile nişân yüzüğü takılır. Belediye kaydından sonra, kendileri, Hanefî ve Şâfi’î mezheplerine göre İslâm nikâhı yapar. İki ay sonra düğün olur. Yemekte Hilmi Işığı yanına oturtur. Yatsıdan sonra kendisi duâ eder.
Bir hafta sonra, zevcesi ile yanlarına gittiklerinde zevcesine teveccüh buyurarak, (Sen benim hem kızım, hem de gelinimsin) demiştir.
Hüseyin Hilmi Işık 1943 senesi sonbaharında Ankara, Hamamönündeki evinde otururken, Fârûk beyin oğlu avukat Nevzat Işık gelip, (Hilmi ağabey! Efendi babam seni istiyor) der. (Şaka mı yapıyorsun? Onlar İstanbul’da! Nasıl olur da şimdi gelsin?) cevabını verir. Yemîn edince, birlikte, Fârûk beyin Hâcı Bayramdaki evine gelirler. Polisler Eyyûbde evini basmışlar. İzmir’e, sonra Ankara’ya getirmişler. Çeşitli müracaattan sonra yeğeni Fârûk beyin evinde, kontrol altında kalmasına izin verilmiş. Korku ve yorgunluktan çok za’îf, hâlsiz oturuyordu. (Her gün bana gel!) buyurdu. Hilmi Işık, her akşâm, koluna girip, yatak odasına geçirir. Üzerini örtüp, yüksek sesle (Kule’ûzü)leri okuyup, üzerine üfler, ayrılırdı. Gündüzleri, ziyârete gelenler, karşısındaki sandalyelere otururlar, az sonra giderlerdi.
Hilmi Işık’ı her zamân yatağının içine oturtur, hafîfçe bir şeyler söylerdi. Bağlumda defin edilirken, oğlu Ahmed Mekkî efendinin emri ile, Hilmi Işık kabre girip, dînî vazîfeleri yaptı. Yine Mekkî efendi, (Babam, Hilmi’yi çok severdi. Onun sesini tanır. Telkîni Hilmi okusun!) buyurarak, bu şerefli vazîfe de Hüseyin Hilmi efendiye nasîp oldu.
Hüseyin Hilmi Işık, birkaç sene sonra, İstanbul’da yazdırdığı mermer taşı kabre koydurdu. Vanda seyyid Fehîm hazretlerine de mermer taşlar yazdırdı. İstanbul’da Abdülfettâh ve Muhammed Emîn Tokâdî ve Çerkes Hasen beyin kabirlerini de tamîr ettirdi.
1969 da vefât eden ikinci Abdülhamîd hânın zevcesi Behîce Me’ân sultânın vasiyeti üzerine, namâzını Hüseyin Hilmi Işık kıldırdı ve (Yahyâ efendi) kabristânında kabir yaptırdı. Hüseyin Hilmi Işık, 1947 de Bursa askerî lisesinde kimyâ muallimi, sonra öğretim müdürü olmuş, burada ve sonra Kuleli ve Erzincan askerî liselerinde uzun seneler kimyâ dersi okutarak yüzlerce subaya hocalık yapmış, 1960 ihtilâlinde emekli olmuştur. Sonra, Vefâ lisesinde ve imâm hatip okulunda ve Cağaloğlu, Bakırköy sanat enstitülerinde matematik, kimyâ hocalıkları yapıp çok sayıda îmânlı genç yetiştirmiştir.
1962 senesinde Yeşilköy’de Merkez eczâhânesini satın almış, sâhip ve mesûl müdürü olarak, uzun seneler halkın sıhhatine hizmet etmiştir.
1972 Sonbaharında Delhîyi, Diyobend ve Serhendi ve sonra Karaşiyi ziyâret etmiş, Paniput şehrinde, Senâullah hazretleri ile Mazheri Cânı Cânân’ın zevcesinin kabirlerinin ayak altında kaldıklarını görerek çok üzülmüş, beş yüz dolar vererek, her iki kabrin muhâfazasını temîn etmiştir.
1956 senesinde (Se’âdeti ebediyye) kitabını neşir etmiş, okuyucuların takdîr ve teşvîkleri ile yüz otuza yakın din kitabı çıkarmıştır. Almanca, Fransızca, İngilizce, Arabi, Fârisî, Rusça, Bulgarca, Arnavutça hâzırladığı kitâpları dünyânın her tarafına yaymış, binlerle takdîr, tebrîk ve teşekkür mektupları almış, kitâplarının birkaçı, Japonca’ya ve Asya’daki, Afrika’daki yerli dillere tercüme edilmiştir. Vehhabi, Rafızi ve Tebligi cema’at denilen Ehli sünnet düşmanlarını rezil etmiştir. Hakikat Kitapevinin bastırdığı kitaplar İnternet vasıtası ile bütün dünyaya dağıtılmaktadır.
(Çok kitap okudum. Ehli Sünnet alimlerinin yükseklikleri yanında, pek cahil, bir hiç olduğumu anladım. Onları tanıyabilmek, yollarında bulunmak, büyük bir nimettir. Resullullahın yolu, onların gösterdikleri yoldur.
Resullulahın güzel ahlak, onların ahlakıdır. Dünyada ve ahrette se’adete kavuşmak isteyen, o büyüklerin yoluna sımsıkı sarılsın !) derdi. 2000 ve sonraki senelerde Boğaziçi’nde Sarıyer’deki yalısında, kitaplarına ilaveler yaparak ve tövbe ve istiğfar ile vakitlerini kıymetlendirdiler. Talebelerinden başka hiç kimse ile görüşmezlerdi.
Hiç kâbiliyeti, ehliyeti olmadığını, bütün bu hizmetlerin, seyyid Abdülhakîmi Arvâsî hazretlerinin tasarrufları ve himmetleri ile ve İslâm âlimlerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi ile olduğunu söylerdi.
Hüseyin Hilmi Işık, Seyyid Abdülhakîm efendinin sohbetindeki, sözlerindeki lezzeti, başka hiçbir yerde duyamadığını söyler, şimdi en zevkli anlarım, o tatlı günleri hâtırladığım zamânlardır derdi.
O zamânları hâtırladıkça, hasretinden, firâk ateşinden burnumun kemikleri sızlıyor der, şu beyti sık sık okurdu:
Zihicri dositân, hûn şüd derûni sîne cânı men,
Firâkı hemnişînân suht, magzı istihânı men!
Türkçe’si :
Sevdiklerimden ayrı kaldığım için, göğsümde, rûhum kan ağlıyor,
Birlikte oturduklarımın ayrılığı, kemiklerimin iliğini yakıyor!
Hüseyin Hilmi Işık, her sohbetinde İslâm âlimlerinin kitâplarından okur, İmâmı Rabbânînin ve Abdülhakîmi Arvâsî’nin sözlerinden söyler, gözleri yaşarırdı. (Kelâmı kibâr, kibârı kelâmest) derdi. Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür, demektir.
Hüseyin Hilmi Işık, 21 Temmûz 1974 Pazar günü hâzırlamış olduğu Vasiyetnamesinde şöyle demektedir: Dünyâdaki insanlar sekiz kısımdır.
1– (Sâlih) olan mümin, Müslümân olduğunu söyler. Ehli sünnet itikâdındadır. Ehli sünnet itikâdında olana (Sünnî) denir. Ehli sünnetin dört mezhebinden birine de uyar. Böylece, her hareketinde şeriata tâbi’ olur. İbâdetlerini kendi mezhebine göre yapar. Harâmlardan sakınır. Bunlarda bir kusûru olursa, şartlarına uygun tövbe yapar. Çocuklarını ilk mektebe vermeden önce, Sâlih bir imâma veyâ Kur’ân hocasına gönderir. Onların Kur’ânı kerîm okuması, namâz sûrelerini ezberlemesi, ilmihâl öğrenmeleri için çalışır. Bunları öğrettikten sonra, ilk mektebe gönderir. Oğullarını lisede, üniversitede de okutur. İlk okula göndermeden önce, din bilgisi öğrenmeleri, namâz kılmağa başlamaları şarttır. Çocuklarını böyle yetiştirmeyen baba, Sâlih Müslümân olamaz. Çocukları ile berâber Cehenneme gider. Yaptığı ibâdetler ve haclar, kendisini Cehennemden kurtarmaz. Sâlih mümin Cehenneme hiç girmez.
2– (Sapık) olan mümin. Müslümân olduğunu söyler ve Müslümân’dır. Fakat, (Sünnî) değildir. Mezhepsizdir. Yani itikâdı (Ehli sünnet) âlimlerinin bildirdikleri gibi değildir.
Bunun için, hiçbir ibâdeti kabûl olmaz. Cehenneme girmekten kurtulamaz. İbâdet yapmazsa ve harâm işlerse, bunlar için de ayrıca Cehennemde kalır. Sapık inanışları küfr olmadığı için, Cehennemde sonsuz kalmaz. Şîîlerin (İmâmiyye) fırkası böyledir.
3– (Fâsık) olan mümin. Müslümân olduğunu söyler ve Müslümân’dır. Hem de Sünnîdir. Yani, Ehli sünnet itikâdındadır. Fakat, ibâdetlerin birkaçını veyâ hiçbirini yapmaz. Harâm işler. Fâsık mümin, tövbe etmezse veyâ şefâate kavuşmazsa, yahut Allahü teâlâ afv etmezse, Cehenneme girip yanar ise de, îmânı olduğu için, Cehennemde sonsuz kalmaz.
4– (Asılî kâfir), kâfir çocuğudur. Kâfir olarak büyümüştür. Kâfir olduğunu söyler. Muhammed aleyhisselâmın peygamber olduğuna inanmaz. Yahûdîler ve Hıristiyânlar, kitâplı kâfirdir. Komünistler ve masonlar, kitâpsız kâfirdir. Bunlar, kıyamette tekrâr dirilmeğe de inanmazlar. Putlara, heykellere tapınan kâfirlere (Müşrik) denir. Kâfirler Cehenneme girecek ve sonsuz yanacaktır. Dünyâda yaptığı iyiliklerin hiçbiri, ahrette ona yaramayacak, onu Cehennemden kurtaramayacaktır. Ölmeden önce Müslümân olursa afv olur. Sâlih mümin olur.
5– (Mürted), Müslümân iken, dinden çıkan, kâfir olan kimsedir. Müslümân iken yapmış olduğu ibâdetlerin ve iyiliklerin hepsi yok olur. Ahrette ona fâide vermezler. Tekrâr Müslümân olursa, afv olur. Tertemiz mümin olur.
6– (Münâfık), Müslümân olduğunu söyler. Fakat, Müslümân değildir. Başka bir dindedir. Kâfirdir. Müslümânları aldatmak için, Müslümân görünür.
Münâfık, kâfirden dahâ fenâdır. Müslümânlara zararı dahâ çoktur. Eskiden münâfıklar çoktu. Şimdi yok gibidir.
7– (Zındık), bu da Müslümân olduğunu söyler. Fakat, hiçbir dinde değildir. Tekrâr dirilmeğe inanmaz. Sinsi kâfirdir.
Müslümânları dinden çıkarmak için, dinleri içerden yıkmak için, küfrünü Müslümânlık olarak tanıtır. Kâdîyânîler, Behâîler ve [sahte] Bektâşîler böyledir.
8– (Mülhid), bu da Müslümân olduğunu söyler ve kendisini Müslümân sanır. İbâdetleri yapar. Harâmlardan sakınır. Fakat, Kur’ânı kerîme manâ verirken, Ehli sünnet itikâdından o kadar çok ayrılmıştır ki, îmânı gideren, küfre sebep olan inanışları vardır. Şîî’lerin Nusayrî ve İsmâilî fırkaları ve Vehhâbîler böyledir. Kendisini mümin, Sünnîleri, Yani doğru îmânlıları ise kâfir olarak tanıtmağa çalışır. Mümine kâfir diyen kâfir olduğu için, kâfirden dahâ fenâdırlar. Müslümânlara zararları dahâ çoktur. Aklı olan herkes, dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşamak, ahrette de azâptan kurtulup, sonsuz nimetlere kavuşmak ister. İşte bunun için, (Se’âdeti ebediyye) kitabımı yazdım. Dünyânın her yerindeki her çeşit insana se’âdet yolunu göstermek için uğraştım. Önce, kendim öğrenmek için çok çalıştım. Senelerce, yüzlerle kitâp okudum. Târîhi, Tasavvufu çok inceledim. Fen bilgileri üzerinde çok düşündüm.
İyi anladım ve inandım ki, dünyâda râhata ve ahrette sonsuz iyiliklere kavuşmak için, (Sâlih) Müslümân olmak lâzımdır.
Sâlih Müslümân olmak için, din bilgilerini (Ehli sünnet) âlimlerinin kitâplarından öğrenmek lâzımdır. Câhil olan kimse, Sâlih değil, Müslümân bile olamaz. Sâlih Müslümân’ın nasıl olacağını (Se’âdeti ebediyye) kitabımda uzun bildirdim. Kısacası:
1– Ehli sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi inanmalıdır. Yani (Sünnî) olmalıdır.
2– Dört mezhepten birinin fıkh kitabını okuyarak, Şerîat bilgilerini doğru öğrenip, buna uygun ibâdet yapmalı ve harâmlardan sakınmalıdır. Dört mezhepten birinde olmayan veyâ dört mezhebin kolay yerlerini ayırıp, bir araya toplayan, Yani mezhepleri birbirine karıştıran kimseye mezhepsiz denir. Mezhepsiz olan, Ehli sünnetten ayrılmış olur. Sünnî olmayan da, yâ sapık veyâ kâfir olur.
3– Çalışıp para kazanmalıdır. Şeriata uygun kazanmalıdır. Fakîr kimse, bu zamânda dînini, nâmûsunu, hakkını bile koruyamaz. Bunları korumak ve İslâmiyet’e hizmet edebilmek için, fennin bulduğu yeniliklerden, kolaylıklardan fâidelenmek de lâzımdır. Halâl kazanmak ve cihat etmek, büyük ibâdettir. Namâza mâni’ olmayan ve harâm işlemeğe sebep olmayan her kazanç yolu, hayırlıdır, mübarektir.
İbâdetlerin ve dünyâ işlerinin fâideli, mübârek olması, yalnız Allah için yapmakla, yalnız Allah için kazanmakla ve yalnız Allah için vermekle, kısacası, (İhlâs) sahibi olmakla olur. (İhlâs), yalnız Allahü teâlâyı sevmek ve yalnız Allah için sevmektir. İnsan, sevdiğini çok hâtırlar. Kalp hep onu (Zikr) eder. Yani anar. Allahü teâlâyı çok sevenin, Onu çok hâtırlaması, kalbinin hep Onu zikr etmesi lâzımdır. Bunun içindir ki, Kur’ânı kerîm’de
(Allahü teâlâyı çok zikr ediniz) buyuruluyor.
(Dereceleri en yüksek olanlar, Allah’ı zikr edenlerdir) ve
(Allah sevgisinin alâmeti, Onu zikr etmeği sevmektir) ve
(Birini çok seven, onu çok zikr eder) ve
(Allah’ı çok zikr eden, nifaktan kurtulur)
(Allahü teâlâ, çok zikr edeni çok sever) hadîsi şerîfleri, (Künûzüd dekâik) kitabında yazılıdır. Allahü teâlâ’yı çok zikr edebilmek yollarını (Tasavvuf) âlimleri bildirmişlerdir. Bu yollardan en kolayı, bir (Mürşîdi kâmil) bulup, onu severek, ona edepli olarak, onun kalbinden feyiz almaktır. (Mürşîdi kâmil) kendinden önceki bir mürşîdi kâmilden feyiz alarak onun gibi feyiz verebilecek bir kuvvete kavuşan İslâm âlimi demektir. Bu kuvvete kavuştuğu, mürşidi tarafından kendisine yazılı olarak bildirilir. Mürşitlerin birbirlerinden feyiz almaları, bir zincirin halkaları gibi eklenerek, Resûlullah’dan “sallallahü aleyhi ve sellem” zamânımıza kadar gelmiştir. Yani, bir mürşidi kâmil Resûlullah’dan başlayarak, mürşitleri vâsıtası ile kendi kalbine kadar akmakta olan feyizleri, hâlleri, bereketleri, başkalarının kalplerine akıtmaktadır.
(Mürşid)in ve feyiz almak isteyen (mürîd)in, Sâlih Müslümân olmaları lâzımdır. Ehli sünnet itikâdında olmayan, meselâ Eshâbı kirâmdan herhangi birine dil uzatan ve dört mezhepten birine uymayan, harâmdan sakınmayan, meselâ zevcesini, kızını ve emri altındaki kadınları açık gezdiren ve çocuklarının İslâm bilgisi, Kur’ânı kerîm öğrenmeleri için çalışmayan bir kimse, mürşit değil, Sâlih bir Müslümân bile değildir. Mürşidin her sözü, her işi, Ehli sünnete ve ilmihâl kitâplarına uygun olur.
Resûlullahın hicretinden bin sene geçtikten sonra (Âhırzamân) başladı. Kıyâmet alâmetleri çoğaldı. Âhır zamânda, Allahü teâlâ, Kahr ve Celâl sıfatları ile tecellî edecek, fitne, felâket artacaktır.
Allahü teâlâ, Kur’ânı kerîm’de, Âli imrân sûresinin otuz birinci âyeti kerîmesinde meâlen, buyuruyor ki,
(Onlara de ki, eğer Allahı seviyorsanız, bana uyunuz! Allahü teâlâ bana tâbi’ olanları sever ve günâhlarınızı afv eder. Allahü teâlâ, afv edici, çok merhametlidir).
Nisâ sûresinin yetmiş dokuzuncu âyeti kerîmesinde meâlen,
(Peygambere itâat eden, Allah’a itâat etmiş olur) buyurdu.
Peygamberimiz de “sallallahü aleyhi ve sellem”,
(Benim yolumda ve benden sonra dört halîfemin yolunda olunuz!) buyurdu. Dört halîfenin yolunda olan İslâm âlimlerine (Ehli sünnet) denir.
Görülüyor ki, Allahü teâlâ’nın sevgisine kavuşmak için, Ehli sünnet âlimlerinin kitâplarında yazılı olduğu gibi îmân etmek ve bütün sözleri, işleri, onların bildirdiklerine uygun olmak gerekiyor. Allahü teâlâ’nın sevgisine kavuşmak isteyenin, böyle îmân etmesi ve böyle yaşaması lâzım olduğu anlaşılıyor.
Hüseyin Hilmi Işık’ın “rahmetullahi teala aleyh” babası Sa’id efendi 1929 senesinde Eyyüp Sultan da vefat etmiş. Eyyüp Sultan kabristanında medfundur. Annesi Aişe Hanım, Mamak’da vefat etmiş, Bağlum da medfundur.
Büyük biraderleri Mustafa efendi, astsubay mektebini bitirip, bu mektepte öğretmen iken, Şifa yokuşundaki babasının evinde hastalanarak vefat etmiştir. Eyyüp Sultanda defn edilmiştir. Diğer biraderi İbrahim efendi, deniz astsubay mektebini bitirip, Almanya da ihtisas yaptıktan sonra, Karaköy de polis memuru iken, bir kaza kurşunu ile şehit olmuş ve karakol civarındaki kabristana defin edilmiştir.
Küçük biraderleri Mehmed Sedat efendi, Türkiye Gazetesinde yazar iken, 1998 de vefat etmiş, Kaşgari dergahında medfundur. Hemşireleri Zehra, Faika ve Nazime hanımlar evlenmemiş, Zehra ve Nazime hanımlar İstanbul’da vefat emişler, Faika hanım hayatta olup Fatih’teki evinde oturmaktadır. Mehmed Sedat beyin hanımı Fatma hanım, Fatih’teki evinde oturmaktadır. Hüseyin Hilmi Işık’ın amcası Halil efendi, Ca’fer ve Mustafa efendiler vefat etmişlerdir. İki teyzesi. Cemile ve Fevziye hanımlardır. Fevziyehanım oğlu Şemi bey ve kızı Suhandan hanımdır. Şemi beyin kızı ile Suhandan hanım Fatih’te oturmaktadırlar.
Hüseyin Hilmi efendi 8 Şa’bân 1422 Perşembeyi Cuma’ya bağlayan gece yarısı 93 yaşında Darül Bekaya ırtihal etti. (25 Ekim 2001) Rahmetullahi aleyh. Kaşgari Dergahında medfundur. Kıymetli insan Abdulhakim Işık, 25 Mart 2001 (29 Zilhicce 1421) de vefat etmiş olup, kabri babasının yanındadır.
Yâ Rabbi ! Günahlarımız büyük ve çok ise de, Senini afv ve mağfiretin de sonsuzdur. Sevdiklerinin hürmetine bizi afv ve mağfiret eyle ! Âmin.
Hüseyin Hilmi Işık kuddise sirruh

Hüseyin Hilmi Işık kuddise sirruh

Hüseyin Hilmi Işık kuddise sirruh

Hüseyin Hilmi Işık kuddise sirruh